Esra Cetinkaya Hasta Kimliği Geliştirmek: Bütüncül Psikoterapi Perspektifinden Bir Bakış Bedenimiz hastalandığında, zihnimiz de etkilenir ve/veya zihnimiz hastalandığında bedenimiz de etkilenir. Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan misali. Fakat bazen bedensel veya ruhsal hastalıklar, geçici birer durum olmaktan çıkıp kimliğimizin önemli bir parçası haline gelir. Peki, bu hasta kimliği nasıl oluşur ve bütüncül psikoterapi bu süreci nasıl ele alır? Bu konuyu biraz irdeleyeceğim. Hastalık, Kimlik, Algı ve Kuramsal BakışBeden geçmişten bugüne psikoloji dünyasında “duygu kapısı” “travma kayıt merkezi” gibi çeşitli şekillerde anılmıştır. Bedenin hastalanması bu sebeple, yalnızca fiziksel bir süreci değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal boyutları olan karmaşık bir deneyimi ifade eder. Ancak bazen hastalık, öyle bir hale gelir ki kişinin geçici bir durum olarak yaşadığı bir deneyimden ziyade onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Kişinin çoğu zaman bilmeden/ farkındalığının ötesinde oluşturduğu “Hasta kimliği”, onun kendini nasıl algıladığını, başkalarıyla ilişkisini ve yaşamındaki anlam arayışını etkileyen güçlü bir yapı haline gelebilir. Bütüncül psikoterapi, bu süreci yalnızca hastalık üzerinden değil, bireyin bütün varoluşunu merkeze alarak ele alır. Freud’a göre beden, benliğin en erken yatırım yaptığı alanlardan biridir ve hastalık, bilinçdışındaki çatışmaların bir tür bedensel yansımasıdır. Psikosomatik belirtiler dediğimiz kaynağı psikolojik sebepler olan bedensel belirtiler, bastırılmış duyguların dışavurumu olarak görülürken, hasta kimliğinin gelişimi de bir tür bilinçdışı kaçış mekanizması olarak değerlendirilir. Freud’un ‘histeri’ üzerine çalışmaları, bedenin ruhsal çatışmaların sahnesi haline gelebileceğini gösterir (Breuer & Freud, 1895). Bastırılmış arzular, içsel çatışmalar veya çözümlenmemiş travmalar, fiziksel semptomlar yoluyla ifade edilebilir. Freud’un geliştirdiği psikosomatik anlayışa göre, bedensel rahatsızlıkların bazıları organik kökenli değil, bilinçdışı süreçlerde çözümlenememiş durumların bir sonucudur (Freud, 1915). Örneğin, çözümlenememiş bir suçluluk, utanç duygusu veya kabul edilmemiş bir öfke, saldırganlık hastalık yoluyla kişinin bu duyguları bedensel olarak dışa vurmasına sebep olabilir. Bu bağlamda, hasta kimliği bazen kişinin bilinçdışında taşıdığı yükleri somut bir gerçeklik haline getirerek onlarla baş etme yolu olabilir. Bir diğer kuramcı olan Masterson (1981), terk depresyonu kuramı ile tanınır ve özellikle borderline ve narsisistik kişilik yapılanmalarında, hasta kimliğinin bireyin ayrışma-bireyleşme (individualization) sürecindeki yaralanmalarla ilişkili olduğunu öne sürer. Çocuklukta anne ve babalarıyla yeterince tutarlı ve besleyici bir özdeşim süreci yaşayamayan bireyler, “hastalığı” bir tür varoluşsal çapa olarak kullanarak özdeşimi hastalık üzerinden yaparlar. Kendilerini var edebilmenin bir yolu olarak hastalığı kullanırlar. Yani, erken çocukluk döneminde bakım verenleriyle sağlıklı bir ayrışma süreci yaşayamayan bireyler, yetişkinlikte hastalık gibi dışsal durumlara tutunarak kendilik bütünlüğünü sağlamaya çalışabilirler. Borderline kişilik yapılanmasına sahip bireyler, sağlıklı bir kendilik organizasyonu geliştiremeyip, terk edilme korkularını ve bağımsızlık kaygılarını fiziksel semptomlar üzerinden ifade edebilirlerken narsisistik bireyler ise bu kimliği, kırılgan kendilik saygısını korumak için bir savunma mekanizması olarak kullanabilir. Kohut’un kendilik psikolojisine göre ise hasta kimliğini, bireyin kendilik yapısındaki kırılmalar bağlamında ele alınır (Kohut, 1971). Kendiliğin sürekliliğini ve bütünlüğünü sağlayan aynalayıcı ebeveyn figürleri eksik olduğunda, birey hasta kimliğiyle bir tür kompansasyon geliştirebilir. Kendi kırılmalarını ve içsel boşluğunu bir hastalıkla tanımlayarak, dış dünyadan gelen ilgiyi ve desteği sürdürülebilir hale getirmeye çalışabilir. Bu noktada, hastalık yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkıp, bireyin kendini bir bütün olarak hissetmesini sağlayan bir yapı haline gelebilir. Terapötik ilişki içerisinde danışan, kendilik yapısını daha sağlam temellere oturtarak, hasta kimliğine tutunma ihtiyacını azaltabilir. Öznelerarası alan kuramı ise hasta kimliğinin bireyin yalnızca iç dünyasında değil, ilişkisel bağlamda da nasıl şekillendiğini inceler (Stolorow, Brandchaft & Atwood, 1987). Bu kurama göre, birey hasta kimliğini büyük ölçüde sosyal etkileşimler yoluyla geliştirir. Yakın çevreden gelen tepkiler, bireyin hastalığa yüklediği anlamı ve bunun kendilik algısındaki yerini belirler. Eğer bireyin sosyal çevresi, hastalığı bir tür varoluşsal belirleyici olarak pekiştiriyorsa, kişi zamanla bu kimlikle özdeşleşebilir ve diğer kimlik unsurlarını geri plana atabilir. Türk kültürü bağlamında ele alındığında, bireyin hasta kimliği, aile içindeki roller ve toplumsal dinamikler tarafından şekillenir. Geleneksel yapıda, hastalık bireyin daha fazla ilgi ve bakım görmesini sağlayabilecek bir unsur halindeyse bu, özellikle kadınlar ve yaşlılar için belirli rollerin pekişmesine neden olabilir. Örneğin, kronik hastalığı olan bir bireyin aile içinde daha fazla koruyucu bir çerçevede tutulması, bağımsızlaşmasının önünde bir engel oluşturabilir. “Ağır hasta” olan kişinin aile içindeki konumu değişir; ona daha fazla itina gösterilir ve bazen bu ilgi, bireyin hasta kimliğini içselleştirmesine yol açabilir. Psikoterapide, hasta kimliği üzerinden gelen sosyal kazançlar ve yakın ilişkilerde oluşturduğu dinamikler fark edilip işlendiğinde, bireyin kendilik algısında daha esnek ve sağlıklı bir yapı inşa etmesine yardımcı olunabilir. Hastalık tanısı almak, kişinin kendilik algısını kökten değiştirebilecek niteliktedir. Daha önce sağlıklı olarak tanımlanan kendilik, artık “hasta” kimliğiyle şekillenmeye başlar. Bu süreç, sadece fizyolojik semptomlarla değil, aynı zamanda bireyin hastalıkla kurduğu psikolojik ilişkiyle de ilgilidir. Kimi zaman hastalık, farkında olunmadan kendini korumanın bir yolu haline gelir ve ikincil kazançlar artar. İlgi görmek, bazı sorumluluklardan muaf tutulmak gibi ikincil kazanımlar, bireyin bu kimliği daha da içselleştirmesine neden olabilir. Ancak bu durum, kişinin kendini yalnızca hastalığı üzerinden tanımlamasına ve diğer kimlik parçalarının geri planda kalmasına sebep olabilir. Bütüncül psikoterapi, bireyin yalnızca hastalık semptomlarıyla değil, bu semptomlara yüklediği anlamlarla da ilgilenir. Kişinin bedeniyle kurduğu ilişkiyi anlamasına, hastalığa yüklediği anlamı sorgulamasına yardımcı olur. Terapötik süreçte, bireyin kendini hasta kimliği ile sınırlandırmaktan ziyade, daha geniş ve esnek bir kimlik inşa etmesi desteklenir. Kendi anlatısını yeniden yazmak, hastalık deneyimini sadece bir sınırlılık olarak değil, bir dönüşüm süreci olarak görmek, iyileşme yolculuğunun önemli bir parçasıdır.